Adana’da gün doğarken iki şey yükselir göğe: Biri ince ince süzülen ışık, diğeri tabla dumanı.
Bu duman rastgele tütmez. Ocağa düşen ilk közün harı, günü karşılayan koku, aydınlığın habercisidir.
Burada tablacılık, sokağın kimliğidir. Kaldırıma atılan bir taburede kurulan sessiz ortaklıktır. O kendini anlatmaz ama sen dinlersin.
Dumanın içinden, ustanın elinden, baharatın acısından bir lezzet gelir sofrana misafir olur. Giderek bir hisse dönüşür.
Çünkü Adana’da ateş sadece kebabı değil, o sarsılmaz müdavimlik bağını da pişirir.
Gönlü tok olanın sofrası sokağa taşar. Taştığı yerden bambaşka bir denize akar.
İşte o duman, o denize ulaşsın diye nice göçebe köprüler kuruldu yüzyıllardır. Kimi gözle, kimi sesle, kimi kalple.
Kimi de tıpkı bizim gibi, lezzetle…
Ve şimdi, Kazancılar’da güneşle yükselen duman, Alsancak’ın meltemli rüzgarına karışıyor.
Sadece bu kez masa, İzmir’in masmavi ufkuna bakıyor. Bu ilkbaharda, o ufukta buluşalım.





